14.1.10

Örümcek Adam'ı buldum!

Serdim bıraktım seni blogum. Vefasız değilim, bilirsin ama bu sefer oldu da böyle oldu. Affet beni.

Taşınmaya çalışıyorum. Koşarak sığındığım bir kutudan mutlu olmak umuduyla başka bir kutuya taşınıyorum. Sığınmak... Ne kadar aciz yaratıklarız, gün geliyor insan ürünü beton duvarlara bile sığınasımız tutuyor. Peki, insana mı sığınsaydık?.. Yok, zevzek ataların bu konuda söylediği sözü bilirsin: "Ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür." Aslında demek istedikleri "ölmekle kalsa iyi, seni de aynı çukura çekmeye çalışır" olabilir miydi? Bilmiyoruz. Atalar öleli çok zaman olmuş, okuduğumuzu anlıyoruz sadece.

Yorgun hissediyorum; zihnen, ruhen ve de bedenen. Yorgundan öte pelte gibi. Çiğnenip tükürülmüş gibi. Zihnim çarşamba pazarı. Ne ararsan var. İyiler kedinin oynadığı yumak olmuş, kötülere dolanmış. Temiz değilim. Keşke sigara, alkol ya da başka bir maddeyle kirlenmiş olsaydım; arınmak daha kolay olurdu.

Tünelin ucundaki ışığı bilir misin sevgili okur? Hiç gördün mü sen onu? "Evet, olabilir" dedin mi hiç? Aptal Amerikan filmlerindeki gibi uçuruma düşmeden önce uzanan ellere inanır mısın peki? Son dakika gollerine? Şansa?.. İnanmaz mısın sevgili okur? Ben inanırım. En çok da mutlu sonlara inanırım. Kafamın içi dışarıdan görüldüğüm gibi. Rengarenk ve çok sesli. Bence lolipopların dünyasında yaşıyoruz ama her şeyi daha karmaşık hale getirmeye bayılıyoruz. Bu da bizi hasta ediyor. Sadeleşelim. Ben renkli ve sade olmak istiyorum. Sen ister siyah, ister beyaz ol. Ama sadeleş. Ne dünyanın enerjisini tüket, ne başkalarının. Sonunda elinde hiçbir şey kalmayana dek tükettiğinde sen kalacak mısın sanıyorsun geriye?

Aşk var mı? Cevap çok net, evet. Her şeyden arındırıyorum onu. Aşk var. Destanlardakileri bilirsin, Ağrı Dağı'nı dize getiren aşkları da. "Seversin, kavuşamazsın, aşk olur" diyen Aşık Veysel hadi sadece onu biliyordu ise... "Aşık" olabilmesi için sevip de kavuşamaması gerekiyorduysa... Bilmiyoruz ki... Bu bombardımanda aşk yaşar mı peki? Başını pisliğin arasından her uzattığında bir taşla ezilmeyeceğini garanti eden kimse var mı? Aşık ve maşuk mu? Bilmem...

Zihnim yorgun. Derli toplu bir düşünce ağının ortasında örümcek tarafından yakalanıp sarılıp sarmalanmak istiyorum. Örümcek mi?.. Güzel o. Her örümcek korkunç değildir zaten.

5.1.10

Bi sevgilim olsa: Vol.3


Bi sevgilim olsa...
Çok detaycı olsa...
Detayları sevse...
Benim de sevdiğimi bilse tabi...
Mesela mandalinayı dışındaki o ipçiklerle asla ve kat'a yemediğimi ya da biberi, naneyi ve havucu çiğ tüketmediğimi fark etse...
Su lekelerini ve mobilyaların üstündeki parmak izlerini hiç sevmediğimi bilse...
Yeni aldığım bütün giysilerdeki her etiketi elime sökücüyü alıp en küçük parçasına varana kadar temizlediğimi, hatta elimde çakmak orasından burasından çıkmış küçük iplikçiklerini yakacak kadar deli olduğumu bilse...
Hatta elime sökücüyü aldığımda pek çok tişörtümü böyle uğraşırken deldiğimi, dikkatli olmam gerektiğini hatırlatsa...
Giydiğim her şeyi sadece bir kez giydiğimi, dışarıda giydiysem hele de, kesinlikle yıkamadan dolaba koymadığımı bilse...
Ütüsüz pijama bile giymememe dikkat etse...
İlaçlarımı zamanında almayı heeep unuttuğumu bilse (ilaç kullanmaktan nefret ettiğimi de) ve uzakta bile olsa ilaç saatlerimi takip etse, hatta arasa kızsa, hep unutuyorsun diye...
Üşengeçlik yapıp yüzümde makyajla uyumaya kalktığımda kovalasa beni, yüzünü yıkamadan gelme dese...
Çubuk krakeri uzunlamasına, ortadan ikiye bölerek yemeye çalıştığımı bilse...
Eti Cin'in önce dış kenarlarını kemirip sonra ortasını yediğimi de...
Muzlu pastanın muzlarını bir köşeye itekleyip önce pastayı bitirdiğimi, muzları da sona sakladığımı bilse, bunu bilmesine rağmen bi anlık dalgınlığımdan faydalanıp o muzları yürütse tabağımdan, beni deli etse...
Yaz meyvelerine nasıl da vurgun olduğumu bilse, eriğin o yemyeşil haliyle tezgahlara düştüğü günü bayram ilan ettiğimi de bilse...
Tek başımayken dağınık olmayı sevdiğimi ama başkalarına dağınık yakalanmaktan hiç hoşlanmadığımı da bilse...
Bir şey anlatırken sözüm kesilince anlattığımı unuttuğumu ve buna gıcık olduğumu, bir de buna üzüldüğümü bilse...
Bi sevgilim olsa; böyle yüzlerce detayı çok sevdiğimi, onlarla uğraşmanın aslında benim için yaşamak olduğunu bilse,ben de onu çok sevsem.
Dünya daha güzel olurdu.

4.1.10

Soul Kitchen

Soul Kitchen, 2009 yapımı. Aşka Ruhunu Kat adıyla sinemalarda gösteriliyor, ben kendi adıma bundan utanç duyuyorum, lütfen siz de duyun!

Tipik bir Fatih Akın filmi. Bol gürültü, bol karakter, hepsinin birbirinden karmaşık hayat hikayeleri, çözümsüz gibi görünen ama nedense hayatlarını mahvetmeyen sancıları, niye öyle problem edildiğini bir türlü anlamadığımız detaylar... Hepsiyle bolca soslanmış olarak karşımdaydı yine. O kakafoniyi seviyorum. Kusturica filmlerindeki gibi. Müzikle birleştiğinde daha da çok seviyorum hatta.

Filmde her şey vardı. Aşk, mutfak, aldatmak, müzik, seks, dans, kibir, fıtık, eğlence, hapishane, hastane, sigorta, valiz, havaalanı... Hiçbir hikaye de tam değildi. Evet, herkesin bir hikayesi var görüyoruz ama hiçbirini tamamlama gereği duymamışlar. Asıl adamımız aslında kim, mutfağa nasıl merak salmış, orayı nasıl o hale getirmiş, yemek pişirmeyi nereden öğrenmiş... Hani karakteri azıcık tanımamız için gereken hiçbir bilgi yok ortalıkta. Mantar gibi bir anda bitiveriyor. Bir de abisi var. Yani abisiymiş... Onlar özellikle belirtmese ben film boyunca hissetmezdim, o kadar karikatürize bir tip ki, abi rolünde oynadığını özellikle belirtmeleri gerekiyormuş. Hırsızmış, o yüzden hapisteymiş. Hııımm... Bilgi budur. Yetinin lütfen. Bir de restoranın garsonuna vuruluyor, garson da loft tarzı bir evde yaşıyor, bohem bohem. Asıl ilgisi resimmiş, gözlerini kocaman açtığı bir sahneden öğreniveriyoruz. Hani sanıyoruz ki bu bilgi bir işimize yarayacak, hayır, o da kakafoninin parçası sadece.

Fıtık var bir de... Evet, fıtık. Gülmedim mi? Çok güldüm ama komedi öğesi olarak sadece fıtığı kullanan bir Fatih Akın'ı yadırgadım.

Film mi? Mutlu sonla bitti. Ben severim mutlu sonları, hayalperestim zaten. Günlük hayat içinde yıkıldığım, ayağa zor kalktığım anlar da olsa hep tamdır inancım mutlu sonlara. Hayat, bunun alternatifleri üstüne düşünmek için yazık edilecek kadar kıymetsiz değil sanki. Evet, her şeyini kaybetmiş bir adam, yeniden ayaklanabilir, her şeyi yeniden kazanabilir. E dünyayı güzellik kurtarmayacak mıydı? Bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey, bu fıtıkçı bile olsa...

Film mi? 6/10. Üzgünüm. Çok eğlendim, izleyip eğlensin herkes ama içinde "kitchen" geçen bir filmden daha fazla şey beklediğim için hayal kırıklığına uğradım.

1.1.10

Çocukluğum benim...**

Çocukluğumu hatırladım dün. Uzun uzun...
Aklıma gelen, birbirinden bağımsız onlarca kareyle. Nasıl mı? İşte böyle:

*Terastayız, annem ve ben. Çay içiyoruz, yanında upuzun örgü böreklerden var. Çaydanlığın üstünde elbisesi var, soğumasın diye. Yerde minderlerin üstünde oturuyoruz. Hava harika. Niye masada değil de, yerde oturuyoruz. Çünkü etrafta 10 tane civciv var. En fazla 1-2 aylıklar. Dünya üstünde en çok sevdiğim seslerden olan o karmakarışık vijk vijk sesleriyle dolaşıyorlar etrafımda. Börekten parçalar veriyorum hep. Bacaklarımın üstüne çıkıyorlar, duramayıp düşüyorlar. Habire börek yiyorlar. Hepsi de sapsarı ve çok güzeller. Hepsinin de adı var. Hepsini de çok seviyorum. Yaş kaç? 13.

*Elimde tuzluk paldır küldür iniyorum merdivenlerden, bahçeye. Dalıyorum domateslerin arasına. Şimdikilerin pembe domates, organik domates diye yere göğe sığdıramadıkları domateslerden irice bir tanesini koparıyorum. Musluk var hemen dibimde, yıkıyorum orada. Sonra elimle bölüyorum. O kadar rahat bölünüyor ki... Tuzluk da yanımda. Bahçedeki yükseltiye oturup afiyetle yiyorum onu. Sonra bir tane daha, bir tane daha... Tuzdan dilim acıyana, domates dilimi iyice yakana kadar. Yaş kaç? 16.

*Kahvaltı masasındayız. Her şey hazır. Ama başlamıyoruz. Kulağım seste, bekliyorum. Pırtık'ın o acı dolu son gıdaklaması geliyor. Koştura koştura iniyorum hemen bahçeye. Kapıyorum sıcacık yumurtayı, eve getirip tereyağda omletimi yapıyorum, herkes başlıyor yemeye. Yaş kaç? 14

*Dut ağacının tepesindeyim, her yerim yapış yapış olmuş yine. Kuşların didiklediklerini özellikle seçiyorum, onlar daha lezzetli ve olgun. Dedem bağırıyor, "kazık kadar kız oldun, hala ne işin var ağaçların tepesinde". Duyan mı var! Tişörtümü çekiştiriyorum, büyük büyük dutları dolduruyorum eteğine. İniyorum ağaçtan, boşaltıyorum onları tabağa. Dedemin önüne tabağı bırakıp kaçıyorum. Vınnn... Nereye? Bisiklete binmeye tabi ki. Yaş kaç? 15.

*Kiraz ağacının tepesindeyim. En çok sevdiğim şey, kirazların tanelerini koparıp yemek, saplarını ağaçta bırakmak. Kriz meselesi! Sapı orada kalsa nolur yahu, oooof! İnadına öyle yiyorum. Öyle daha zevkli, bana ne! İniyorum ağaçtan, gülüyorlar. Ağzım, burnum, üstüm başım kıpkırmızı. Yaş kaç? 18.

*Kahvaltı için tazceik maydanoz, nane, ekşi ot kesiyorum. Kardeşim yapmamalı bu işi, çünkü o üşendiği için köklerinden koparıyor. Sırf bu yüzden küçükken çok tanıştı viraj dönen terliklerle. Bu benim işim o yüzden. Haşlanmış yumurtayla o otları yemek çok zevkli. Bir gün abartıp 2 kilodan fazla yemiştim. Her yerim kabardı. Karnım çok ağrıdı. Ben hep pisboğazdım. Yaş kaç? 17.

*Vişne topluyorum. Reçel yapılacak. Hiç zevkli değil vişne toplamak, kiraz dururken. Çok ekşi. Toplarken 10 dakikada bir unutuyorum bu gerçeği ve her seferinde buruşturduğum yüzümle devam ediyorum ağacın hizasındaki sepete vişneleri atmayı.

*Kayısı topluyoruz. Ağaçtan değil tabi ki. Biri ağaca çıkar, var gücüyle sallar onu, daldaki bütün kayısılar yere düşer. Yerde ne mi var? Pudradan hallice, tertemiz, gri bir toprak. Poff... Pofff... Toplarız onları, sonra atarız arabanın kasasına. Meyve suyu fabrikalarından birine doğru yollanırız. Bir gün... Kasada oturalım diye tutturan 5 kuzen, hepsi de kız. Doğru durmuyorum ben. Kayısıyı yedim, çekirdeğiyle nişan aldım, birazdan sollayacağımız at arabalı amcanın başına. Ve bom! Of ben nereden bileyim tam isabet ettireceğimi?! Onlar gülmekten öldü, ben utancımdan. Rüzgar yemeyelim diye hepimizin ağzı burnu sarılı, kimsenin bizi tanıyacağı yok ama arabanın plakası görünüyor. Yaş kaç? 15?

Çocukluğumu seviyorum. 18 yaşına kadar hediye gibi bir hayat geçirdim. Her şeyim vardı, zor bulduğum kitaplar hariç hiçbir şeyin eksikliğini çekmedim. Hep çok güzel giyindim, hep meyve ağaçlarının tepesindeydim, hem çok güzel şeyler yedim, hep bisiklet tepesindeydim. Bir çocuk, şimdiki hormonlu veletleri saymıyorum, başka ne ister? O hayatı özlüyorum bazen. Kim bilir... Belki... Bir gün. Kim bilir?..

**Sidikli kontesime uygun bir devam tamlaması aradım, bulamadım. O yüzden adım Can değil sanırım.

2010'a nasıl girdim?

Evde... Koltuğun tepesinde... Film izlemeye çalışarak... D'nin kulağını çınlatarak!

İlk denemem Bakjwi idi. Altyazısı yoktu, netten altyazı buldum, yükledim, çalışmadı. Deli oldum, attım filmi. Chan-wook Park severim. Deli deli filmlerini de severim. Ama bu gece seyretmeyecekmişim bu absürt filmini.

2. denemem Non ti muovere idi. Kitabını yıllar önce okumuş ve çok beğenmiştim. Filme alındığını da biliyordum. Kulağını çınlattığım D, müthiş kaydetmiş filmi, kulakları çın çın çınlayasıca! Açılmadı bile.

3. denemem Choke oldu. Durdum, bunda da bir şeyler ters gidecek sanırım dedim ve çıkardım cd'yi.

Bu geceyi evde tek başıma geçirmek iyi bir fikir değilmiş, kendimi terk edilmiş gibi hissettim. Herhangi bir film izleme denememi bile elime yüzüme bulaştırdığım için sanırım. Ama bugün B. güzel şeyler hediye etti bana ve ben yine çok konuştum sanırım. İlki güzel, ikincisi kötü.

Bi daha yılbaşında evde yalnız kalmak istemiyorum. Benim için biri bir şey dilemişti. Ondan istiyorum.